Geçen gün fizyoterapistimi, Rukiye ablayı ziyarete gittim. Onu görmekten mutluluk duyuyorum. En başta, bana geçmişimi hatırlatıyor, nereden geldiğimi, ne yaptığımı ve nasıl kazıdığımı. Tanrı gibidir benim gözümde. Anlatırlar ya çocuklara, Tanrı ilk insanı çamurdan yarattı diye. Öyle birşeydir benim için. Bana hayat verenden öte, beni çamurdan yaratan insandır o. Yanlış anlaşılmasın, annem candır benim için. Dünya bir yana, annem bir yana. Rukiye abla ise ilk öğretmenimdi.

Şimdi hikaye çok farklı halbuki. Bir yere gittiğimizde herkes annemi tebrik eder. ‘Nasıl da oğlunuzu bu hale getirmişsiniz’ derler. Haklılar tabi ama bir şeyi de unutmamak lazım; Rukiye abla hayatımıza girmemiş olsaydı, avcumuzu yalardık biz. Açık ve net.

Yıllarca nefret ettim Rukiye abladan. Bana yapmadığı ‘eziyet’ kalmazdı. Çalışmalarda her iki saniyede bir kaslarıma uyarı vermesi, beni hergün salya sümük ağlak halde bırakması, saatlerce terapi, bitmeyen esir kampı gibi.. Bir süreden sonra tepkiye tepkiyle karşılık vermeye başlıyorsunuz tabi. Ona karşı yapmadığım pislik kalmazdı. Beni bıraksın, gitsin, düşsün yakamdan diye. İyiki vazgeçmemiş, iyiki vazgeçirememişim…

Yıllar geçti…

‘Bükemediğin bileği öpeceksin’ diye bir atasözü vardır ya Türkçe’de. Karşımdaki insan demirden yapılmış gibi. Paşa paşa öptüm bükemediğim bileği, teslim oldum Rukiye ablaya. İşte o zaman, bugün bu hale gelebilmemi ve bu kadar sağlam durabilmemi sağlayan en temel prensiplerimle karşılaştım. Kendimi zorlamak ve asla pes etmemek, ucunda ne olursa olsun.

*****

Rukiye ablanın ofisine gittiğimde karşılıklı oturuyorduk. Yıllardır ‘kendi merkezimi açacağım’ diyordu. Hayali gerçek olmuştu. Yıllar geçmişti. Hayalinin içinde oturuyorduk sanki. Zaman ve mekan farklı ama ilişkimiz aynıydı. Kahvesinden bir yudum aldı ve gözlerini bana dikti.

“Biliyor musun, seninle hala nasıl görüştüğümüzü anlamakta zorlanıyorum. İnsanlar yıllar geçtikçe beni görmek istemezler. Onların kötü anılarını hatırlamalarına neden olurum.Bu eksende kendi geçmişine de baktığın zaman, acıdan başka çok birşey görmen pek mümkün değil”

Haklısın” diye yanıt verdim. Haklı gerçekten, çok fazla acı ve zorluk var geçmişimizde. İnsanlar görmek istemez Rukiye ablayı. Çeşitli bahanelerden ilişkilerini keserler. Sanki hiç birşey olmamış gibi. Ahde vefaları yoktur çünkü. Asıl neden budur.

Ve ekledim…

“Hayatımdaki çoğu zorluğu kabul ettim ve bunlarla yüzleştim. Sende bunlardan biriydin benim için”

Deliymişim gibi gelecek ama, ne zaman Rukiye ablayla görüşüp sohbet etsem sanki kendimle sohbet ediyormuşum gibi gelir bana. Onda kendimi, kendimde de onu görürüm. Aynı inatçı, pes etmeme konusunda da aynı sapkın. Hiçbir şey saklayamam karşısında, gözlerimin içine bakıp anlar ne demek istediğimi.

*****

Kendimi zorlamak… Öyle böyle değil, hırsla birleşmiş hali…

Hayatımın belli dönemleri filim şeridi gibi geçti gözümün önünden…

Sene 2009, iki tekerlekli bisiklet öğrenmeye çalışıyorum. Mahalledeki bütün çocuklar denge tekerlerini attı, bir ben kaldım. Anneme durumdan bahsettim, ‘yapamayabilirsin’ dedi. Rukiye abla da ‘zorlama bence’ diyor. İnat ettim, söktüm tekerleri. 2 hafta sonunda mahalle çocuklarıyla karşı tarlada off-road bisiklet yarışı yapıyorduk, kuyruk sokumu kapsülümü yırttım, iki seneme maloldu.

Sene 2011, ODTÜ Kürek Takımı’nda kürek çekiyorum. Hayatımın saniyeler arasında geçtiği zamanlardı. Haftada 24 saat antrenman. Kalbin fiziksel sınırlarında geziyoruz. Antremanlarda nabız 200-220. Antrenmanlı olsak da, her yeni günde ‘umarım bugün kalp krizi geçirmem’ diye dua ediyorum. Nabzım an be an kıçımda atıyor. İlk ergometre yarışımda son 3 dakika kala geçici körlük yaşadım. 10 dakika boyunca hiçbir şey göremedim. Hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Kör olduğumu zannettim. Ekin pes eder mi? Ertesi gün, aynen devam.

Koşu antremanındayız. ODTÜ kampüsünde 15 kilometre koşuyoruz. Birde kim önce bitiricek tarzında bir sidik yarışı var aramızda. Freni patlamış kamyonlar gibiyiz. Son 1 km kala, ayaklarımı kaldıracak gücüm kalmadığı için takılıp düştüm. Aynen kalkıp devam ettiğimi hatırlıyorum. Spor salonuna vardım, kronometre 1 saat 5 dakikayı gösteriyor. Kendi rekorum. Dizime baktım, kemiğe kadar açılmış. Anneye babaya söylenir mi?  İki sargıyla, bir iğne iplikle işi çözmüştüm.

Daha birçok anı… Kendi başımda Azrail olarak bittiğim zamanlar. Belkide bu sayede Dünya’da kendi durumumda sayılılardan biri olabildim, kim bilir.

*****

Kendi durumumda sayılılardan biri oldum ama hayatımın hiçbir döneminde buna tutunmadım. Çünkü zaman geçtikçe, bu seviyeye gelmiş olmamı sağlayan birçok değişkenin ve koşulun bana bağlı olmadığını fark ettim. Aslına bakarsanız, kendime pay biçtiğim ‘çok çalışmayı’ ve ‘pes etmemeyi’ de çevremden öğrenmiştim. Yani, bunlar da benim keşfettiğim ve elde ettiğim şeyler değildi.

Zaman geçtikçe, koşullar ve mekanlar değiştikçe çevremde olan insanlar da değişiyor. ‘Ekin’den bir haber olup ‘Ekin’i çok iyi tanıdığını zanneden yeni insanlar giriyor hayatıma, çoktandır hayatımda olan insanlar da değişime uğruyor.

Değişen çevremle yaşadığım en büyük uyuşmazlıklardan biri, çevremdeki insanların, doğduğum günden beri aklınıza gelebilecek herşeyi çok çabalıyarak ve kendimi zorlayarak elde ettiğimi anlayamıyor olması. Bunu suçlamak için söylemiyorum ve aslında bunu hem anlayabilmenin hem de anlatabilmenin çok zor birşey olduğunu da biliyorum. Yine de, herhangi birşey yaparken ya da denerken, ‘beni iyi tanıyor’ dediğim en yakınımdaki dahi manidar manidar bakıp “Ekin, kendini çok zorluyorsun” demiyor mu. İşte bana en çok bu koyuyor.

Çünkü bu aslında, kendi varoluşunuza ve yolunuza duyulan güvensizliktir. Kendi varoluşunuzun, başka bir gözlükle yeniden şekillendirilmeye çalışma hadsizliğidir.

Tüm bu nedenlerden, hayatımdaki herkes bir yana, Rukiye abla bir yana.